Hoşgörü:Birarada Yaşamanın En Büyük Anahtarı

Hoş olmayanı hoş görmek insanın yeryüzünde taşınabileceği yüksek bir erdem basamağıdır. Yüzyıllar önce İslamiyet ile hayatımızın odağına yerleşen bu anlayış senin gibi olmayana da tahammül etmek, onu görmek, düşünmek, saymak, onun giyimine, sözlerine, davranışlarına tahammül etmek, kısaca ötekinin “var” olduğunu bilerek yaşamak olarak açıklanabilir.

Hoşgörünün olmadığı toplumlarda sürekli bir çatışma ve kargaşa egemendir. Osmanlı İmparatorluğu”nun altıyüz yıl çok farklı özelliklere sahip dil, din, ırk, millet ve kültürden gelen çeşitli toplulukları bir arada tutarak hüküm sürdüğünü biliyoruz. Bunun için gerekli olan tek bir şey vardır, hoşgörü. Ne yazık ki Osmanlı”nın bu tecrübesini yeni nesillere aktardığını söylemek zordur.

İş yerinde, evde, okulda, trafikte, sokakta yani insanın olduğu her yerde bazı durumlarda içimizde stres yaratan durumlarla karşılaşıyoruz. Bu bazen dayanılmaz bir halmiş gibi düşünülse de, maruz kaldığımız davranışların birçoğu ile baş edebilmekteyiz. Bunun sebebi kuşkusuz hoşgörüdür. Bir toplu taşıma aracında kişiler birbirlerini itebiliyor, bir banka kuyruğunda sıra kavgası yaşanabiliyor, bir çalışan iş yerinde istemediği bir işe katlanabiliyor veya doğru bulmadığı ancak yapmak zorunda kaldığı işleri yapabiliyor. Okulda ise bir öğrenci diğer arkadaşının hakkını gasp edebiliyor. Son zamanlarda içinden daha da çıkılmaz bir hal alan trafikte de insanların birbirlerine daha az tahammül ettiğini görebilmekteyiz. Bunun yanı sıra bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi ibadet etmeyen, bizim gibi giyinmeyen insanların bizi hızlıca ötekileştirdiğini, görüyoruz. Tüm bunları yaşarken nasıl oluyor da insan bunlarla baş edebiliyor? Elbette esnek ve hoşgörülü olarak.

Peki hoşgörüyü insanlar nasıl kazanmaktadırlar? Hoşgörünün en duygusal biçimini annelerde görmekteyiz. Çocuklarının bitmek tükenmek bilmeyen isteklerine her zaman bir mazeret bulur ve karşılamaya çalışırlar. Ancak bu bilinçli ve ölçülü olmazsa, çocukları hoşgörüden yoksun bir birey olarak toplumsal hayata adım atabilir. Burada dikkat edilmesi gerekli olan husus hoşgörünün ne insanın kendisine, ne de diğer insanlara zarar vermeyecek ölçüde olmasıdır. Aynı şekilde çocukların zorunlu ihtiyaçlarına tahammül etmeyen annelerin sert, huysuz ve hırçın çocuklar şekillendirdiklerini görebiliyoruz. Aşırı hoşgörü ile yetişen çocukların ise hayatın zorluklarında güçsüz ve çaresiz kaldıklarını biliyoruz.

Toplumun yapı taşından olan “aile” de hoşgörü temelinde şekillenmektedir. Eşler birbirleri ile yaşamayı ve birbirlerine katlanmayı beceremediklerinde evlilikleri yürümeyecektir. Sınırları belli bir çerçevede anlaşan çiftler daha mutlu olmakta, çevrelerine daha yararlı ve faydalı olmaktadırlar.

Bazı insanlar dünyada bir takım arzuların, saplantıya dönüşmüş takıntılı doğruların, anlamsız çekişme, kıskançlık ve bencilliklerinin peşinden koşmaktadır. Bunun sonucu huzursuz ve mutsuz bir hayat olacaktır. Son zamanlarda modern toplumlarda görülen aşırılığa kaçma, zengin olma, ilgi görme, hükmetme, kendini beğenme, gününü gün etme davranışlarının temelinde o kişinin hoşgörü ile karşılaşmadığı gerçeği yatar. Geçmişte yaptığı hatalarının kabul edilmediğini, düzeltilmediğini yahut hatalarından dolayı öfkeyle karşılanıldığını görebilmekteyiz. Halbuki yaptıkları hataları saygı duyularak düzeltilen, öfkelenmeden kendisine ifade edilen, sevgi ile büyüyen bireylerin kendileri hoş görüldüğü gibi çevrelerini de her daim hoş görebildikleri anlaşılmıştır. Hoşgörü hem kendi olumsuzluklarını görmek, düzeltmeye çalışmak, hem de karşı tarafın olumsuzluklarına katlanmak, tahammül etmek, zarar verici olumsuzlukları ise düzeltici adımlar atmaktır. Dünyada milyarlarca insan aynı havayı solumakta, aynı topraktan yetişenleri yemektedir. Hiç kimse tek başına var olamamıştır. Her kutuptan insan muhakkak kendisine aykırı gibi görünen onlarca insanla bir arada yaşamını sürdürmek mecburiyetindedir. Bu sebeple sahip olduğu/olacağı hoşgörü hem kendi hayatını hem de toplumsal hayatı huzurlu ve mutlu yaşamasını sağlayacaktır.

Kısaca hoşgörü, hataları düzeltebilmeyi, haddini bilmeyi, kendini bilmeyi aynı zamanda kendinden olmayanı da bilmeyi ve sevmeyi gerektirir.  Yunus Emre ‘nin de dediği gibi;

“Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez

Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz

Dünyaya gelen geçer, bir bir şerbetin içer

Bu bir köprüdür geçer, Cahiller onu bilmez

Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz

Yunus sözün anlar isen, mani’sini dinler isen

Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz.”

Bir Cevap Yazın