İş Hayatında Kadın Olmak


2003 yılında herkesin hafızalarına kazınan radikal bir reklam jingle’ı ile tanıştık; “çocuk da yaparım kariyer de”. O günlerde bu cümle çok fazla ilgi çekti, pek çok kadına ütopik geldi ve bazı çevreler tarafından eleştirildi. Son yılların en yaratıcı reklam sloganları arasına giren bu cümle tüm eleştirilere rağmen iş hayatında rol alan ya da almayı planlayan kadınlar tarafından çok kısa bir sürede benimsenerek dilimize kazandırılmış yeni bir söz dizimi oldu.

Özellikle son yıllarda günümüzün modern yaşamı ve ekonomik şartları kadınların da iş hayatında yer almasına olanak sundu. Kadın evinden çıkarak iş hayatına adım attı ve kendisine orada bir yer bulma ve var olma çabası içerisine girişti.  İş hayatında erkek egemen politik ve stratejik yapının var olması sebebiyle kadınlar çok daha fazla strese maruz kalıyorlar. Kadınların çalıştıkları ortamlarda sıklıkla karşılaştıkları stres kaynakları; cinsiyet ayrımı, şiddet, cinsel taciz, kıyafet kısıtlamaları, aile yaşamında ki sorumluluklar ile iş yaşamının getirdiği sorumlulukların çatışması  sıralanabilir.

İş hayatı, bir yandan kadının saygınlığı, ekonomik özgürlüğü ve özgüvenine katkı sağlarken bir diğer yandan geleneksel değerlere dayalı tutumların sürdürülmesi de kadın için çeşitli sorunları beraberinde getirebiliyor. Kadının toplumda ki geleneksel rolü olan anneliği, eş ve ev kadını rolü, iş hayatında karşısına bir engel olarak çıkabiliyor. Bazı iş yerleri evli olan, gebelik planlayan veya çocuğu olan kadınları işe alım sürecinde otomatik olarak eliyor veya süreç içerisinde işten çıkarmalarla karşı karşıya bırakabiliyorlar. Kadının iş hayatında, anneliği ve doğurganlığı bu şekilde toplumsallaşmamış oluyor. Aynı zamanda kadın iş hayatına giremeden ya da iş hayatına dahil olmuşken iş üretimine katılımı engelleniyor.  Bir diğer yandan da kadınların kendi kendilerine koymuş oldukları engellerden de bahsedebiliriz. Örneğin; iş-aile çatışması ve suçluluk duyguları ile baş edememeleri, özgüven eksiklikleri, kararsızlık gibi bazı kişilik özellikleri,  kendine dair ve cinsiyet rolüne dair negatif önyargıları ve bunlarla ilgili karşılaşabilecekleriyle baş edemeyeceğine yönelik düşünceleri, koşulları değiştirme isteği ve inancının olmaması gibi özellikler sayılabilir.

Tüm bu engellerle karşılaşmasına rağmen kendisine eve hapsetmek istemeyen kadınlar, iş hayatının kendisine sunduğu ekonomik özgürlük, yeni bir sosyal çevre, kendine güven ve kişiliğin gelişmesi, toplumsal statüsünün yükselmesi gibi etkenlerden kopmak istemeyerek çalışma hayatının  içerisinde var olmaya devam etmek istemektedir. Ancak bu durumda da hem evi, hem işi, hem sosyal çevresindeki rollerini dengeleyememesi kadınların erkeklere oranla çok daha fazla stres altına girmesine ve yıpranmasına sebep olmaktadır.

Kadınları iş hayatında karşılaştıkları en büyük ikilem çocukları ve iş hayatı arasında oluyor. Çocuğu olmayan ve çalışan kadınlar biyolojik saatleri ve kariyer planları arasında sıkışıp kalabiliyorlar. Çocuğun kariyerini engelleyeceği, iş-eş-çocuk arasında denge kuramama endişesi çocuk planlarının ertelenmesine sebep oluyor. Çocuğu olan ve çalışan kadınlar ise hem annelik, hem iş, hem de eş hayatında ki rollerini dört dörtlük yerine getirmek istiyorlar. Evinin kadını, çocuğuna çok iyi bakar, iş hayatında harikadır gibi söylemler kadınlarımızın hoşuna gidiyor ve egolarının okşanmasına sebep oluyor. Bu nedenle hepsini mükemmel bir şekilde yapmaya devam etmek istiyor. “Çocuk da yaparım kariyer de” diyen anneler hayatlarında mükemmeli organize etmeyi arzu ediyorlar. Böyle bir durumda ev ve iş yeri arasında yoğun bir tempo başlıyor. Bir süre sonra tükenmişlik hissi içerisine giren anne, kendisini hiç birşeye yetişememekle, organize olamamakla suçluluyor. “Mükemmel Anne” imajı kendisi içinde hem psikolojik hem de fizyolojik sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor. Aynı zamanda sürekli endişe ve kaygı sahibi oldukları için çocuklar huzursuz, korkak ve güvensiz kişiler olabiliyor. Aynı zamanda aşırı ilgiden dolayı şımarık bir kişilik de ortaya çıkabiliyor. Çünkü çalışan anne vicdanını rahatlatmak amacıyla çocuğun önüne tüm imkânları sunuyor, tüm isteklerini gerçekleştiriyor ve ilerde başkaları bu ortamı ona sağlayamadığında çocuk mutsuz ve doyumsuz bir birey olabiliyor.

İş, aile yaşamı arasında denge kurmak için birinden alıp öbürüne koymak gerekmiyor. Bu hayatları kendi aralarında uzlaştırmak gerekiyor. Kadınların hayatlarını oluşturan tüm unsurları kontrol altına alıp ustalıkla yönetmeyi bilmeleri gerekiyor. “İşte iş, evde ev” prensibini uygulamaya koymak ve rolleri biribirinden ayırabilmek mükemmeli arayan kadınlara yardımcı olabilecek bir ipucudur. Asıl önemli olan şikayet edip stresi arttırmak değil, plan yaparak harekete geçmektir.  Başkaları için düşünmek, plan yapmak yerine yeri geldiğinde kontrolü elden bırakmayı bilmek de çalışan kadınlarımıza yardımcı olacaktır. Herşeyi mükemmel olarak yerine getirmenin sınırını yakalamak hiç mümkün olmuyor. Çocuklara faydalı olan, her an her dakika onların yanında olan, her istediğini yerine getiren anne değildir. Çocukların mutlu ve huzurlu ebeveynlere ihtiyaçları vardır. İş çıkışlarında ailecek yenilen akşam yemekleri, çocuklara ayrılan kısa ama kaliteli vakitler, birlikte oynanan oyunlar ve bütün bunlar gerçekleşirken ebeveynlerin yüzünün içten gülüyor olması çocuk için bütün bir günün telafisini sağlayacaktır.

“Mükemmeli yakalamaya çalışırken hayatın elinizden alabileceklerini unutmamanız dileğiyle…”